4 Kasım 2024 Pazartesi

Battaniye Güzellemesi

Eminönü'nde sıcak, yapışkan görünümlü ama serin bir Ekim sonu. Üzerimize ne alsak fazla gelen, hiç bir şey almasak üşüdüğümüz günlerden. Gitmişim, dönmüşüm, gideceğim. Keyifli bir Cumartesi yaşıyoruz, turist modumuz gelmiş. Annemin deyimi ile ağzımızı ayırarak sağa sola bakıyoruz. Kalabalık, her yer insan. Üç yüz kişilik kasabamdan Eminönü'nün 3000 kişilik daracık sokaklarına düşmenin şaşkınlığı var biraz üzerimde. Sanki insanlar ben bakmıyorken mitoz bölünmeyle çoğalıyorlar. Bir yerde kahve içelim diyoruz, o sırada vitrinde onu görüyorum. Mavi üzeri turuncu çizgili, yumuş yumuş olduğu tozlu vitrin camının ardından bile belli. O sıra ben Mağusa'nın soğuk gecelerine annemlerin yazlığından çaldığım (şu anda da bacaklarımı ısıtan) polar pembe battaniye ile katlanmaya çalışıyorum. Pikeler yetmeyince yandaki marketin üst katından aldığımız ucuz battaniye, sıfatına uygun bir şekilde incecik çıkarak yatak odasından salondaki ortası hafif çökük ikili koltuğa tayin olmuş. Ben yumuşluğuna yumuş olsa da, o sıralar rahat bir uykudansa kırık hayaller ve soluk yeşil sümüklerle daha çok bağdaştırdığım polar battaniyeye kalmışım. Sevdiceğimin yanımda olmadığı, her hareket edişimde bir sonrakini beklemeyip kırılıverecekmiş gibi ses çıkartan çığırtkan yatağımda, mutsuz battaniyemle uyumaya gitmek istemiyor hiç canım. Salondaki koltukta ayaklarımı yine aynı marketin üst katından aldığımız puflara uzatarak uyukluyorum. O zamanlar daha iyi günlerim, koltukta uyuklasam bile çoğunlukla ertesi gün işe gidebilecek kadar ağrısız oluyorum. 

 - Ne garip günlerdi onlar! Ne yapsam günü dolduramadığım, akşamdan geceyarısını olduramadığım günler. Lojmanın beyaz renkli huysuz ışıklarını kapatıp, eve biraz renk katsın diye aldığım turuncu-sarı abajuru açtığım, 3 tane film seyredip saati ancak 8 yaptığım geceler. O küçücük evin ben koltuğun köşesine sindikçe büyüdüğü, ev büyüdükçe yalnızlığımın büyüdüğü, kafamı dağıtmak için koltuğun sol koluna yanaşıp bulmaca çözdüğüm Mağusa akşamları.- 

 İşte böyle bir ruh halinde, bu el ele gezmelerin, göz göze kahve içmelerin ertesi gün ikinci bir emre kadar son bulacağını bilerek, bir zamanlar parçası olduğum, şimdi beni ürküten insan kalabalığının içinde o battaniyeyi görüyorum. Canlı mavisinin, insanın içini açan turuncu çizgilerinin büyüsüne kapılarak dükkandan içeri girip dokunuyorum battaniyeye. O kadar yumuşak ki! Ona dokunduğum anda kendimi tek başıma da olsam gıcırdayan yatağımda elimde bir bitki çayıp battaniyemin altında kitap okurken hayal edebiliyorum. Sabah uyanıp yan pencereden gökyüzüne baktığımı, bazı geceler karşımdaki pencereden, battaniyemin sıcaklığında ve güvende fırtınayı ve çakan şimşekleri izlediğimi hayal edebiliyorum. Dokusu sevgilimin dokunuşu gibi yumuşak, renkleri sevgilimin bana hissettirdikleri gibi canlı ve mutlu. Sanki o battaniyeyi almazsam, keyifle uykuya dalamayacakmışım bir daha gibi geliyor. Altı sene öncenin parasıyla 400 TL verip çıkıyoruz. Elimizde koca battaniye paketi, benim suratımda koca gülümseme ile içiyoruz kahvemizi. O gidişimde aslında götürmem gereken daha önemli şeyleri bırakıp, battaniyemi alıp gidiyorum kasabama.

 O gün o battaniyeyi alırken bilsem ki 3 ay sonra kavuşacağız, yanıma gelecek sevgilim, birbirimize sokulup huzurlu ve yumuşacık uyuyacağız, bu kadar unutulmaz bir an olur muydu benim için, bilmiyorum. Hatta belki almazdım bile. Ama bilmiyordum ve battaniyemi aldım. Bizimle üç ev gezdi sevgili battaniyem. Kasım başından Mayıs sonuna senenin 7 ayı kullanılmaktan, yıkanıp kurutma makinesinde sallanmaktan renkleri soldu, yumuşaklığı gitti, yüzeyi minik ip topçuklarıyla doldu. Ama yine de işte görev başında, bütün azametiyle serili duruyor yatağımızda. Canım battaniyem, sen çok yaşa! 

-Yazar bu yazıyı yazdıktan sonra daha yumuşak battaniyelere bakmak amacıyla alışveriş sitelerine girmiştir.-

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Harita

  Ortaokuldaydım sanırım, o sıralar UNESCO'nun sattığı kartpostal setleri vardı, okulun karşısındaki Baturay Kırtasiye'ye gelirdi. Y...