Ortaokuldaydım sanırım, o sıralar UNESCO'nun sattığı kartpostal setleri vardı, okulun karşısındaki Baturay Kırtasiye'ye gelirdi. Yılbaşı kart setleri, farklı ülkeler, sanat eserleri, pek çok farklı kart sesi olurdu. O kart setlerinden birinde bu yukarıdaki fotoğrafa çok benzeyen bir fotoğraf vardı. Belki biraz daha karanlık, belki biraz daha yıldızlı. Ama işte aynı bugün çektiğim bu fotoğraftaki gibi ay hilal, gökyüzü binbir renk. Senelerce sakladım o kartpostalı. Şimdi de muhtemelen İstanbul'daki evimizde, anlamlı her şeyimizi yığdımız odada diğer anılarla birlikte bir gün kurtarılmayı bekliyor.
Eve taşındıktan kaç gün sonra fark ettim evimizi sevgili kartpostalımın karşısından aldığımızı bilmiyorum. Ama ilk kez bu manzarayı gördüğümde çok şaşırmıştım. Sevdiceğime uzun uzun kartpostalın hikayesini, evden görünen manzaranın nasıl da aynısı olduğunu anlatmıştım. Bir sene oldu eve taşınalı, ama alışmıyorum bu manzaraya (alışmak istediğimden de değil), her gördüğümde, günün her saatinde başka aşık oluyorum, ama en çok gökte ince hilal, her yer renk cümbüşü olduğunda seviyorum manzaramızı.
Buraya ilk geldiğimizde beni en çok şaşırtan şeylerden biri kafamı kaldırmadan gökyüzünü görebilmem olmuştu. Hafifçe uzağa baktığımda karşımda beliriyordu gök. Kurtuluş'taki evimizde olduğu gibi gökyüzünü görebilmek için yılan gibi kıvrılıp camdan yukarı bakmam gerekmiyordu.
Sonra lojmanda yattığım yerden, oturduğum yerden, yemek yaptığım yerden gökyüzünü görebildiğimi fark ettim. Aydınlık, ferah, gökyüzü görünen bir evin ne kadar harika bir şey olduğunu sanırım orada fark ettim.
Kurtuluş'un sokaklarını bilen bilir. Bitişik nizam apartmanlar, bahçelerine kömürlük kondurulmuş arka tarafları birbirlerine bakan genelde yüksek binalar. Üst katta otursanız bile gökyüzünü görmek için kafanızı yukarı kaldırmanız gerekir. Anılarımın olduğu ilk evde gökyüzünü görüyormuyduk hatırlamıyorum. Düşününce görüyor olmamız gerek. En üstün bir altında oturuyorduk, arka tarafta bina yoktu sanki.
Sonra taşındığımız ve uzun yıllar oturduğumuz evde ise odam dışarı bakıyordu ama gökyüzü yine yukarıda kalıyordu. Sonra annemlerin hala oturduğu eve taşındık. Orada odam apartman boşluğuna bakıyordu. Işık alsın diye abimle odalarımız arasına paravan kapı yaptırmıştı annemler. Onu açınca biraz aydınlanır gibi oluyordu ama o yıllarda saatim hiç bir zaman güneş olamadı.
Kot farkı sağolsun, evlendiğimizde taşındığımız ilk evimizin çalışma odasından çıkılan arka balkonundan diğer sıradaki evlerin çatıları ve gökyüzü görülürdü. Koçtaştan aldığımız şahane mavi ve turuncu şezlonglarımıza uzanıp, buzlu çay içerek gökyüzüne dalar sohbet ederdik hava güzel olduğunda sevdiceğimle. Ama yatak odamızın camları kapalı ve bozuk panjurlarla kaplıydı, ışık ancak gevşemiş tahtaların aralarından sızardı.
Sonra evimiz oldu, giriş katında, ve bu defa kot farkı aleyhimize işliyordu. Arka balkona çıkınca görebildiğim tek şey metrelerce betondu.
O yüzden Kıbrıs'taki evlerimizi hep çok sevdim. Göğün içinde yaşamayı, saatimi güneşle ayarlayıp, mevsimleri canlı takip etmeyi, ne giyeceğime denizin dalgasına bakarak karar vermeyi çok sevdim. Her gün değişen gökyüzünün binbir rengine, Mesarya Ovası'nın değişimine, geçip giden göçmen kuşlara, gün batarken akşamın belli saatlerinde gümüşe dönüşen gölümüze, zaman zaman evimizi karşısına demirleyen gemilere hepsine her gün ayrı bir hayranlıkla bakıyorum.
Düşünüyorum da sanki küçükken birisi bana bir harita vermiş o kartpostalı aldığımda. Çocukluğumun en kıymetli manzarasını bulduğumda, haritadaki hazineyi de bulmuşum farkında olmadan.
Şimdi sıra, o hazineyi kendi içimdeki hazineleri tekrar parlatmak için kullanmakta.



