5 Kasım 2024 Salı

Harita


 

Ortaokuldaydım sanırım, o sıralar UNESCO'nun sattığı kartpostal setleri vardı, okulun karşısındaki Baturay Kırtasiye'ye gelirdi. Yılbaşı kart setleri, farklı ülkeler, sanat eserleri, pek çok farklı kart sesi olurdu. O kart setlerinden birinde bu yukarıdaki fotoğrafa çok benzeyen bir fotoğraf vardı. Belki biraz daha karanlık, belki biraz daha yıldızlı. Ama işte aynı bugün çektiğim bu fotoğraftaki gibi ay hilal, gökyüzü binbir renk. Senelerce sakladım o kartpostalı. Şimdi de muhtemelen İstanbul'daki evimizde, anlamlı her şeyimizi yığdımız odada diğer anılarla birlikte bir gün kurtarılmayı bekliyor.

Eve taşındıktan kaç gün sonra fark ettim evimizi sevgili kartpostalımın karşısından aldığımızı bilmiyorum. Ama ilk kez bu manzarayı gördüğümde çok şaşırmıştım. Sevdiceğime uzun uzun kartpostalın hikayesini, evden görünen manzaranın nasıl da aynısı olduğunu anlatmıştım. Bir sene oldu eve taşınalı, ama alışmıyorum bu manzaraya (alışmak istediğimden de değil), her gördüğümde, günün her saatinde başka aşık oluyorum, ama en çok gökte ince hilal, her yer renk cümbüşü olduğunda seviyorum manzaramızı.

Buraya ilk geldiğimizde beni en çok şaşırtan şeylerden biri kafamı kaldırmadan gökyüzünü görebilmem olmuştu. Hafifçe uzağa baktığımda karşımda beliriyordu gök. Kurtuluş'taki evimizde olduğu gibi gökyüzünü görebilmek için yılan gibi kıvrılıp camdan yukarı bakmam gerekmiyordu. 

Sonra lojmanda yattığım yerden, oturduğum yerden, yemek yaptığım yerden gökyüzünü görebildiğimi fark ettim. Aydınlık, ferah, gökyüzü görünen bir evin ne kadar harika bir şey olduğunu sanırım orada fark ettim.

Kurtuluş'un sokaklarını bilen bilir. Bitişik nizam apartmanlar, bahçelerine kömürlük kondurulmuş arka tarafları birbirlerine bakan genelde yüksek binalar. Üst katta otursanız bile gökyüzünü görmek için kafanızı yukarı kaldırmanız gerekir. Anılarımın olduğu ilk evde gökyüzünü görüyormuyduk hatırlamıyorum. Düşününce görüyor olmamız gerek. En üstün bir altında oturuyorduk, arka tarafta bina yoktu sanki.

Sonra taşındığımız ve uzun yıllar oturduğumuz evde ise odam dışarı bakıyordu ama gökyüzü yine yukarıda kalıyordu. Sonra annemlerin hala oturduğu eve taşındık. Orada odam apartman boşluğuna bakıyordu. Işık alsın diye abimle odalarımız arasına paravan kapı yaptırmıştı annemler. Onu açınca biraz aydınlanır gibi oluyordu ama o yıllarda saatim hiç bir zaman güneş olamadı. 

Kot farkı sağolsun, evlendiğimizde taşındığımız ilk evimizin çalışma odasından çıkılan arka balkonundan diğer sıradaki evlerin çatıları ve gökyüzü görülürdü. Koçtaştan aldığımız şahane mavi ve turuncu şezlonglarımıza uzanıp, buzlu çay içerek gökyüzüne dalar sohbet ederdik hava güzel olduğunda sevdiceğimle. Ama yatak odamızın camları kapalı ve bozuk panjurlarla kaplıydı, ışık ancak gevşemiş tahtaların aralarından sızardı.

Sonra evimiz oldu, giriş katında, ve bu defa kot farkı aleyhimize işliyordu. Arka balkona çıkınca görebildiğim tek şey metrelerce betondu.

O yüzden Kıbrıs'taki evlerimizi hep çok sevdim. Göğün içinde yaşamayı, saatimi güneşle ayarlayıp, mevsimleri canlı takip etmeyi, ne giyeceğime denizin dalgasına bakarak karar vermeyi çok sevdim.  Her gün değişen gökyüzünün binbir rengine, Mesarya Ovası'nın değişimine, geçip giden göçmen kuşlara, gün batarken akşamın belli saatlerinde gümüşe dönüşen gölümüze, zaman zaman evimizi karşısına demirleyen gemilere hepsine her gün ayrı bir hayranlıkla bakıyorum.

Düşünüyorum da sanki küçükken birisi bana bir harita vermiş o kartpostalı aldığımda. Çocukluğumun en kıymetli manzarasını bulduğumda, haritadaki hazineyi de bulmuşum farkında olmadan.

Şimdi sıra, o hazineyi kendi içimdeki hazineleri tekrar parlatmak için kullanmakta.








 Kaşık yorgun

Tabakta boynu kırık

Kızartılmış pilav kararlılığında ve

Cuma gecesi Jongak Avenue kalabalığında

Planları revize ediyoruz

Hep ordaymış hiç dönmemiş gibi

Hiç olmamış(orada) hep gidecekmiş gibi

Tanıdık ve yepyeni (aşk yeniden ne güzel şarkı)

bir bilet sevinciyle 

seni beklemek var ya (evet Ahmet Kaya da şahane)

bu hep böyle böyle biter mi? (bu sene de gidiyor muyuz:))

Koreylemek bu gönlü

acıyı koreyledim (Hasan Hüseyin selam dur.)


bak bu bizim şeyimiz (our thing)

bak bu kızarmış dolma normal (tayyaaaar)

bak bu duygu normal

Aralık'ta karar verelim.

Bana her konuda,

Ama bir konuda yazabilirsiniz.

Barış Manço Moda 85140 İstanbul

pardon Incheon Kore.





4 Kasım 2024 Pazartesi

 


Kaç senedir böyle bir başıma bir yolculuğa çıkmak istiyordum. Lefkoşa'da zaman durmuş gibi, içinde yaşayan her şeyi ağırlaştıran ve geçmişle barıştıran bir durma hali var burada. Gelir gelmez yavaşladığımı hissediyorum. Ellerim, ayaklarım ve gözlerim düşen nabzıma inat, hız arsızlıklarına devam etmek istiyorlar. Onları da alıştırmam gerekecek. İnatla ve ısrarla yürürken küçük molalar verip, duruyor, uzun uzun etrafı seyrediyor ve fotoğraf çekiyorum. İşte bu fotoğraf da Suriçi - Sabor Restoranın yanındaki sokağın girişi. Kıbrıs'ta bahar bana denk düşmüş, halbuki kısa sürer derler. Şanslıyım. Bu sokaktan içeri girmeden, restorasyonu devam eden Selimiye Cami'nin yanından devam ediyorum. O sırada orta yaşlı ve giyim kuşamıyla oldukça sade, pek dikkat çekmeyen bir adam yanımdan geçerken duruyor ve kulağıma eğilip "13 Nisan'a dikkat et!" diyor. Ben "efendim, nasıl" gibi bir şeyler gevelerken, adam sırt çantasını önüne koyuyor; içinden bir A4 kağıdı ve kalem çıkartıyor. Şurayı imzala diyor. Adamı kırmıyorum ve kağıdın üzerine adımı yazıp üzerine dümdüz bir çizgi çiziyorum. Adam bir işi başarmanın mutluluğu ile "aferin. sen o kadar da dikkat etmeyebilirsin 13 Nisan'a, sen iyi bir adamsın." diyor. "Ne olacak ki 13 Nisan'a?" diyorum. Dikkatli bir merakla sorduğum için o da temkinli ve babacan yanıtlıyor. "İyiler iyileri, kötüler kötüleri bulacak" diyor. "Büyük kehanet bu dostum" diyorum. "Bunun ilhamı neredendir, kaynağını bana lütfeder misin?" diye soruyorum. "Kaynak bilmez kaynak olduğunu, kaynak kıçım olsun ne hoş. Kelaynak bilir mi kelaynak olduğunu? Bütün yıldızlara isimlerini biz verdik." diyor. Bunu derken sesi davudi, tonu bariton, tavrı didaktik. Zaten Kıbrıs beni yumuşatmış, inceleşmiş ve yavaşlamışım; aç bir kaplan gibi düşünmeye teşne, yüzüm kabul dolu adama gözlerimi dikiyorum. Bir iki saniye sessiz bakışıyoruz. Adamın alnına alnımı yakınlaştırıp, alınlarımızı buluşturuyorum. sonra iki elimle iki kulağını kavrayıp yukarı aşağı sallandırıyorum kulaklarını. "Ey güzel mahluk! İyi dileğinle 13 Nisan'ımı düze çıkardın. Şimdi ben de sana bir iyilik yapmak istiyorum. Tabi kabul edersen." Adam bu yakınlığı bir Kıbrıslı'dan görmemiş besbelli, afallaya kekeleye "tabi kabul ederim, nedir ki?" diyor. Şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme. Ben sanki sahnede 40 yıllık bir jönün tadını çıkara çıkara lafını söylemesi gibi adamın gözlerinden gözlerimi ayırmadan ve kulaklarını ileri geri oynatarak; "Artık bu kulaklarla hiç duymadığın güzel melodileri duyacak ve duymanın sana zarar vereceği sesleri de asla duymayacaksın" diyorum. "Sana bu iyiliği yaptım beğendin mi?" dediğimde adam bir mürit kadar inançla "beğendim beyim." diyor.

Karşılıklı inanç, sevgi ve dostlukla, iki farklı yörenin delisi olarak  ayrılıyoruz. O otopark tarafına gidiyor, ben de Girne Caddesine doğru devam ediyorum.







Battaniye Güzellemesi

Eminönü'nde sıcak, yapışkan görünümlü ama serin bir Ekim sonu. Üzerimize ne alsak fazla gelen, hiç bir şey almasak üşüdüğümüz günlerden. Gitmişim, dönmüşüm, gideceğim. Keyifli bir Cumartesi yaşıyoruz, turist modumuz gelmiş. Annemin deyimi ile ağzımızı ayırarak sağa sola bakıyoruz. Kalabalık, her yer insan. Üç yüz kişilik kasabamdan Eminönü'nün 3000 kişilik daracık sokaklarına düşmenin şaşkınlığı var biraz üzerimde. Sanki insanlar ben bakmıyorken mitoz bölünmeyle çoğalıyorlar. Bir yerde kahve içelim diyoruz, o sırada vitrinde onu görüyorum. Mavi üzeri turuncu çizgili, yumuş yumuş olduğu tozlu vitrin camının ardından bile belli. O sıra ben Mağusa'nın soğuk gecelerine annemlerin yazlığından çaldığım (şu anda da bacaklarımı ısıtan) polar pembe battaniye ile katlanmaya çalışıyorum. Pikeler yetmeyince yandaki marketin üst katından aldığımız ucuz battaniye, sıfatına uygun bir şekilde incecik çıkarak yatak odasından salondaki ortası hafif çökük ikili koltuğa tayin olmuş. Ben yumuşluğuna yumuş olsa da, o sıralar rahat bir uykudansa kırık hayaller ve soluk yeşil sümüklerle daha çok bağdaştırdığım polar battaniyeye kalmışım. Sevdiceğimin yanımda olmadığı, her hareket edişimde bir sonrakini beklemeyip kırılıverecekmiş gibi ses çıkartan çığırtkan yatağımda, mutsuz battaniyemle uyumaya gitmek istemiyor hiç canım. Salondaki koltukta ayaklarımı yine aynı marketin üst katından aldığımız puflara uzatarak uyukluyorum. O zamanlar daha iyi günlerim, koltukta uyuklasam bile çoğunlukla ertesi gün işe gidebilecek kadar ağrısız oluyorum. 

 - Ne garip günlerdi onlar! Ne yapsam günü dolduramadığım, akşamdan geceyarısını olduramadığım günler. Lojmanın beyaz renkli huysuz ışıklarını kapatıp, eve biraz renk katsın diye aldığım turuncu-sarı abajuru açtığım, 3 tane film seyredip saati ancak 8 yaptığım geceler. O küçücük evin ben koltuğun köşesine sindikçe büyüdüğü, ev büyüdükçe yalnızlığımın büyüdüğü, kafamı dağıtmak için koltuğun sol koluna yanaşıp bulmaca çözdüğüm Mağusa akşamları.- 

 İşte böyle bir ruh halinde, bu el ele gezmelerin, göz göze kahve içmelerin ertesi gün ikinci bir emre kadar son bulacağını bilerek, bir zamanlar parçası olduğum, şimdi beni ürküten insan kalabalığının içinde o battaniyeyi görüyorum. Canlı mavisinin, insanın içini açan turuncu çizgilerinin büyüsüne kapılarak dükkandan içeri girip dokunuyorum battaniyeye. O kadar yumuşak ki! Ona dokunduğum anda kendimi tek başıma da olsam gıcırdayan yatağımda elimde bir bitki çayıp battaniyemin altında kitap okurken hayal edebiliyorum. Sabah uyanıp yan pencereden gökyüzüne baktığımı, bazı geceler karşımdaki pencereden, battaniyemin sıcaklığında ve güvende fırtınayı ve çakan şimşekleri izlediğimi hayal edebiliyorum. Dokusu sevgilimin dokunuşu gibi yumuşak, renkleri sevgilimin bana hissettirdikleri gibi canlı ve mutlu. Sanki o battaniyeyi almazsam, keyifle uykuya dalamayacakmışım bir daha gibi geliyor. Altı sene öncenin parasıyla 400 TL verip çıkıyoruz. Elimizde koca battaniye paketi, benim suratımda koca gülümseme ile içiyoruz kahvemizi. O gidişimde aslında götürmem gereken daha önemli şeyleri bırakıp, battaniyemi alıp gidiyorum kasabama.

 O gün o battaniyeyi alırken bilsem ki 3 ay sonra kavuşacağız, yanıma gelecek sevgilim, birbirimize sokulup huzurlu ve yumuşacık uyuyacağız, bu kadar unutulmaz bir an olur muydu benim için, bilmiyorum. Hatta belki almazdım bile. Ama bilmiyordum ve battaniyemi aldım. Bizimle üç ev gezdi sevgili battaniyem. Kasım başından Mayıs sonuna senenin 7 ayı kullanılmaktan, yıkanıp kurutma makinesinde sallanmaktan renkleri soldu, yumuşaklığı gitti, yüzeyi minik ip topçuklarıyla doldu. Ama yine de işte görev başında, bütün azametiyle serili duruyor yatağımızda. Canım battaniyem, sen çok yaşa! 

-Yazar bu yazıyı yazdıktan sonra daha yumuşak battaniyelere bakmak amacıyla alışveriş sitelerine girmiştir.-

Harita

  Ortaokuldaydım sanırım, o sıralar UNESCO'nun sattığı kartpostal setleri vardı, okulun karşısındaki Baturay Kırtasiye'ye gelirdi. Y...